Bana Doğru Düzgün Türkçe ile Gelin!

769806_129739574497407382952_Original

Takip ettiğim bir blog yazarı arkadaşlardan biri, bir ‘röportaj’ yaptığını yazmış, başlığını da buna göre atmış ama aslında yaptığı şey tam anlamıyla ‘söyleşi’ örneğiydi.

Arkadaşı, söz konusu yazının röportaj değil söyleşi olduğu konusunda uyardığımda -aslında çok da şaşırmamam gereken- tuhaf bir savunmayla karşılaştım:

“Haklısın ama insanların anlamak istediği gibi söyledim. O şekilde aratılıyor Google’da diye.” diyordu.

Vah ki ne Vah! Türkçeyi Google’ın SEO kurallarına feda edemezdik; bu çok acımasız bir bahaneydi.

Arkadaş, Türkçe konusundaki hassasiyetini (!) “Valla blog yazıyorsan ve trafik almak istiyorsan mecbursun. Halk dili ne diyorsa öyle yazıyorum.” sözleriyle devam ettirdi.

Neresinden tutulsa elinizde kalan bir şuursuzluk, bir bahane, bir garip savunma! Bu konuşma karşısında üzüntümü dile getirdim (benim için artık sözde) blog yazarı arkadaşa ve blog yazılarını RSS’den takip etmeyi de bıraktım, sosyal ağlardaki arkadaşlık bağlantılarını da kaldırdım. Ehil olmadığı konuda uyarıldığında umursamaz ama bir o kadar da saldırgan olan insanların ne gerçek hayatta ne de dijital ortamda etrafımda olmasından hoşlanmıyorum.

Sağlığıma zarar veren bir davranış sergilediğimde bir doktor beni uyarsa ona hem saygı duyar hem de teşekkür ederdim. Çektiğim fotoğraflar konusunda bu işin uzmanı eleştirilerde bulunduğunda da aynı tepkiyi gösterirdim. Türk Dili eğitimi aldığım için Türkçe konusunda fark ettiğim yanlışlara müdahale etmenin boynumun borcu olduğunu düşündüm hep.

Hangi dili kullanıyorsanız kullanın o dile saygı duymak zorundasınız. Dil bilgisi denilen şey, boşu boşuna ortaya çıkmamıştır; eğer o kurallar olmasaydı bugün yer yüzünde çok az dil hâlâ yaşıyor olurdu. Blogunuzu hangi dilde yazıyorsanız o dilin kurallarını bilmelisiniz; elinizin altında bir yazım (imlâ) kılavuzu yoksa bile TDK’nın internet sitesindeki yazım kılavuzundan çevrimiçi olarak faydalanmanız mümkün. Türkçe, benim olduğu kadar senin de dilinse onun da diliyse herkes tarafından dilediğince kullanılacak anlamına gelmiyor. Yaşayan bir varlığı ne yazı ne de konuşma dilinde hor kullanmaya hiçbirimizin hakkı yok.

Bugün Türkçeyi internet ortamında Google’ın kurallarına göre şekillendiremeyiz; cümlelerimizi kurarken seçeceğimiz sözcükleri Google botlarına hoş gelecek şekilde değil kulağımıza, gönlümüze, o dilin yazım kurallarına hoş gelecek şekilde seçmeliyiz. Ben biriyle söyleşi yaptıysam ‘milyonlar onu Google’da röportaj şeklinde arıyor diye’ yanlış başlık atacaksam, varsın o söyleşi kimse tarafından okunmasın!

Söz konusu yanlışa düşen arkadaş, ‘halk dili ne diyorsa öyle yazıyorum’ diyor ama kendisi de elbette biliyor ki Google ne istiyorsa öyle yazıyor. Çünkü halkın konuştuğu, anladığı dilde yazmak istiyorsa blogundaki tüm yazıları sil baştan değiştirmesi gerekecek. Hem biz galat-ı meşhurun (doğru bilinen yanlışın) peşine takılır gidersek zaten okurları (ziyaretçileri) da o yanlışa alıştırmış oluruz. Söyleşi ve röportaj birbirinden çok farklı iki yazı türüyken ben, sen, hepimiz söyleşi olan bir yazıya ısrarla röportaj dersek zaten ‘Halk da öyle istiyor’a dönecektir olay.

Ayrıca o arkadaş, SEO aldatmacalarına alet olup bizi de kandırmaktadır. O açıklama, apaçık bunun ifadesidir. Demek ki bugüne kadar yayımladığı bütün yazıların ilgi çekici başlıkları bu hilenin bir ürünüydü ve yüzlerce tık’lanma o oyunla sağlandı. Yazık, çok yazık! Geçmiş yazılarımın birinde kendisinin de bahsi geçmiş ve bloguna bağlantı vermiştim o arkadaşın. Aylar sonra benden o yazıyı ana sayfama almamı istemişti. Blog sistemini bilirsiniz, yeni yazı eklendikçe eskiler aşağıya ve sonra arka sayfalara doğru kayar. Ancak Google için Türkçesini bile katleden bu arkadaş, SEO bakımından sayfasına verilen linklerin ilk sayfada olması gerektiğinden bana o anlamsız teklifle gelmişti. Maksat blog yazmak, bilgi paylaşmak, insanlara fotoğrafı vesaire sevdirmek değilmiş, düpedüz SEO imiş, para kazanmakmış! Bu iki örnek bunun apaçık örneği olarak karşımızda duruyor.

Dilini önemseyen sevgili blog yazarı arkadaşlar; sözüm size:

Kullandığımız dil, bizim en büyük varlığımız, hazinemiz; atalarımızdan bize miras ancak gelecek nesillerin de bize emaneti! Onu dijital dünyanın kurallarına uyduracağız diye katletmeye hakkımız yok. Lütfen yazarken dil bilgisi kurallarına uyalım, bunu küçümsemeyelim. Türkçe giderse biz de gideriz. Ne diyor Cemil Meriç: “Kamusa (sözlüğe) uzanan el namusa uzanmıştır!” Dilimiz sözcüklerin manası, grameri, dil bilgisi ve tüm yazım kurallarıyla bizim namusumuzdur.

Madem röportaj – söyleşi karmaşası bu yazının yazılmasına sebep oldu; yazıyı Söyleşi ve Röportaj arasındaki farkla sona erdirelim.

Söyleşi sorulardan ve cevaplardan oluşur. Gazetelerin hafta sonu eklerine baktığınızda ‘röportaj’ başlığı altında okuduklarınızın hemen hepsi aslında birer ‘söyleşi’dir. Kalın şekilde yazılan soruların altında kişinin uzun veya kısa cevaplarını okursunuz. Söyleşi, bu özelliğinden dolayı çerez gibi kolay okunur, hemen tüketilir. Söyleşiyi yapan kişinin yorumlarına satır aralarında çok az rastlanır. Söyleşiyi söz konusu kişiyle buluşmadan telefonla konuşarak veya internet üzerinden yazışarak da yapabilirsiniz.

Ancak röportaj, çok daha edebi bir yazı türüdür. Çünkü içinde hem röportaj yapılan kişinin hem de röportajın yapıldığı mekanın tasvirlerini de okursunuz. Bu sebeple taraflar bir araya gelmek zorundadır. Hatta bu beraber çekilen bir fotoğrafla bile belgelenebilir; belgelenirse daha güzel olur. Röportaj soru – cevap şeklinde ilerlemez; röportajı yapan kişi size adeta bir hikâye anlatmaktadır. Kendisiyle röportaj yapılan kişinin cevaplarını, çoğunlukla röportaj yapan kişinin ağzından okursunuz; çünkü cevapları hikayenin içine yedirir. Dilinin bu özelliği söyleşi kadar kolay okunmasını engellediği için bu gün gazetelerde röportaj örneklerine rastlamamız pek mümkün değil. Edebiyat dergileri, röportaj için daha müsait bir ortam.

Çok güzel röportaj örnekleri okumak istiyorsanız Yaşar Kemal‘in röportaj serüveninden seçkilerin yer aldığı (Ara Güler’in de Yaşar Kemal fotoğraflarıyla süslenen) Röportaj Yazarlığında 60 Yıl (YKY) kitabını alabilirsiniz. Güzel söyleşiler okumak için de gazetelerin hafta sonları eklerinde istemediğiniz kadar örneğe ulaşabilirsiniz.

Not: Bu yazıda yazım ve bilgi hataları tespit ettiyseniz lütfen bana iletin)

+ Sosyal Ağlarda Takip Et

Sen Akıp Giderken İstanbul; Orhan Veli 100 Yaşına Girdi!

Orhan Veli Sergisinin girişindeki yazı

Orhan Veli Sergisinin girişindeki yazı

Yazdım okuyun; Bir Orhan Veli Şiiri bulup Şiire Dokunun!

YKY’den e-posta adresime gelen mesajda ‘Sakın Şaşırma, Orhan Veli 100 Yaşında’ yazıyordu. Serginin tarihini takvimime kaydettim ve birkaç hafta önce bir cumartesi soluğu İstiklal’deki YKY kitap satış mağazasının önünde aldım.

Orhan Veli’nin dünyasına dalmadan önce bir zamanlar arşınladığı yollardan bugün geçen binlerce insanı seyrettim, onu bir dönem besleyen İstanbul’un sesine kulak verdim. 1940’lı yılların Türkiyesi’nde şiiri sokağa dökmüş Orhan Veli’nin en özel hatıralarının yanı başında İstiklal’den, Beyoğlu’ndan hatta İstanbul’dan habersiz akıp giden insanlar ‘Uyuşamaz yollarımız ayrı’ mısrasını aklıma getirdi.

Anlatamıyorum; Orhan Veli

Anlatamıyorum; Orhan Veli

Hiç bilmeseniz de ‘Anlatamıyorum’ şiirini mutlaka duymuşsunuzdur; Orhan Veli’ye ait olduğunu bilmiyorsunuzdur belki ama ‘Ağlasam sesimi duyar mısınız, mısralarımda / Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle?’ soruları kulağınıza bir kez de olsa ilişmiştir.

Orhan Veli

YKY Kültür Merkezi’nin sergi salonuna çıkarken Orhan Veli daha girişte karşıladı beni, oturduğu bankın üzerinde bacak bacak üstüne atmış şekilde. Az yaşamış ama şiiri dizelerinde, edebiyatı cümlelerinde hâlâ yaşatan o büyük şairin dokunduğu kâğıt ve kaleme kadar çok özel detaylarla dolu sergi, Türk şiirinin hep genç kalacak şairine yaraşır bir şekilde hazırlanmış.

Sadece 36 yıl yaşadı ama kalemini her oynatışında adını yaşadığı döneme, bugüne ve yarına yazdırdı. Daha ortaokuldayken Oktay Rifat Horozcu ile arkadaş oldu; lise öğrencisiyken yolu Melih Cevdet Anday’la kesişti; edebiyat derslerine Ahmet Hamdi Tanpınar girdi. Tanpınar’ın yakından ilgilendiği Orhan Veli, hocasının Türkçeye çevirdiği Cürüm ve Ceza’yı evde temize çekiyordu.  

Orhan Veli

Askerdeyken gönderdiği mektupların listesi

Orhan Veli, kısacık ömründe öylesine düzenli yaşadı ki askerlik görevini yaptığı sırada yazdığı tüm mektupların listesini bile tuttu. 

'Dünyalarının Dışından' roman notları

‘Dünyalarının Dışından’ roman notları

1944 yılında ‘Dünyalarının Dışında’ adlı bir roman tasarlamıştı. Sergide, kendi el yazısından o romanın bazı sayfaları da yer alıyor.

Orhan Veli öldüğünden cebinden çıkan şiir karalamaları

Orhan Veli öldüğünden cebinden çıkan şiir karalamaları

Orhan Veli vefat ettiğinde cebinden at yarışı programı, 28 kuruş ve bir dış fırçası çıktı. Diş fırçasına sarılı olduğu söylenen iki yüzü eski harfli şiir karalamalarıyla dolu yıpranmış kâğıt da serginin en özel ayrıntılarından biri.

Kendi el yazısından 'Macera' Şiiri

Kendi el yazısından ‘Macera’ Şiiri

Serginin en özel hatıralarından biri Orhan Veli’nin sürekli cebinde taşıdığı ve şiirlerini not aldığı kalemleri ile kendi el yazısından Macera şiirinin ilk halinin yer aldığı kâğıttı.

Hikâyeler, denemeler, makaleler yazan, çeviriler yapan ve dillerden düşmeyen mısraları dizen o adam, Ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düşüp başından yaralandı ve iki gün sonra İstanbul’a dönünce beyin kanaması geçirerek 14 Kasım 1950’de yaşamını yitirdi.

orhan veli

Orhan Veli Sergisinden Bir Görünüm

30 Nisan’a kadar açık olacak serginin koordinatörlüğünü Veysel Uğurlu, editörlüğünü de Murat Yalçın üstleniyor. O çok beğendiğim serginin tasarımında da Sadık Karamustafa’nın imzası bulunuyor.

Sergiden bazı fotoğraflar:

[Ssyal ağlarda TAKİP ET]

Karanlıktakiler

Bir iyi bir kötü haberim var. Kitap-lık dergisinin Şubat sayısını almayı yine unuttum, geç hatırladım ve yine bulamadım. 2008 Şubat sayısında askerdeydim, çarşı iznimin büyük bir kısmını koca Elazığ’da Kitap-lık aramakla harcamıştım. 2009 Şubat sayısını da yine dalgınlıkla unutmuştum. Becerebilirsem son üç yılın Şubat sayılarını internetten satın alacağım. YKY Şiir Yıllıklarını neden bu kadar önemsiyorum, bilmiyorum…

İyi haber, Çağan Irmak‘ın son filmi Karanlıktakiler‘i seyrettim. Ekim 2009’da vizyona giren filmi, içimde kocaman bir hüzün, bardağımda sert bir nescafe, üzerimde polar battaniye ve hiç alışık olmadığım ama çok da keyif aldığım tatil perşembenin tadını çıkararak -henüz- seyredebildim.

Çağan Irmak’ı Babam ve Oğlum‘la tanımış, ismini bir daha da unutmamıştım. Ulak ve Yumurta ile Continue reading →

2005 Eylül’ünün Ardından

yunusevren30 günlük Eylül ayını da tükettik, koyduk bir kenara… Her ay olduğu gibi bu ay da değerlendirmelerimi yaptım. Yaşamış olduklarıma bir göz attım. Ardımda güzel anılarla dolu bir “Eylül” bırakmışım.

Biz 3 kardeş okula gittiğimiz dönemler, “Eylül Ayı dert ayı” derdi hep annem. Ben liseye, Ziya ortaokula, İbrahim de ilkokula giderdi. Kıyafetten kırtasiyeye kadar bir dünya okul alışverişi, odun kömür masrafı vs gibi telaşlarımız olurdu. Şimdi büyüdük; Ziya da ben de kendi memleketimizde üniversiteye gidiyoruz. Ve artık İbrahim’ in de liseden mezun olmasıyla evimizde “gri kumaş pantolon, beyaz gömlek, siyah ceket” giyen öğrenci nesli tükenmiş oldu. Eski günleri şöyle bir hatırlıyorum da, nefret ederdim eylül ayından. Çünkü tatil biterdi, çünkü okulu sevmezdim, çünkü her pazar akşamı evde banyo ve ütü merasimi olurdu. Artık ütü bile doğru dürüst yapılmıyor, bunu fark ettim. Kokusunu özlemişim aslında ütünün… Artık bizim evde Eylül telaşları yok…

Her ay olduğu gibi bu ay da, kaç sayfa kitap okuduğumu kayda geçtim… Moralim bozuldu, çok kızdım kendime! Bu ay 1281 sayfa kitap okumuşum. Ağustos ayında okuduğum sayfa sayısı 845, Temmuz ayında ise 708 de kalmış. Neden moralin bozulmuş, her geçen ay yükselmiş baksana diyenleri duyar gibiyim. Haziran ayında 2553 sayfa kitap okumuşum… Gel de kızma şimdi kendine…

Bu gün, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL‘ in YKY’ den çıkan HAN DUVARLARI kitabını okumaya başladım.